|
“Ortadoğu’da nükleer güce ulaşmış İran’a ABD gibi AB’de olumlu bakmayacaktır” ifadesindeki “olumlu bakmayış” fiilini etkileyen kelime hangisidir: Ortadoğu mu, nükleer güç mü, İran mı? Nükleer enerjinin, nükleer teknolojinin, nükleer silâhın öteki adı güçlü olmaktır. Güçlü olması istenilmeyen ülke İran’dır. İran’ın özel durumunu belirleyen İslâm oluşudur ki, bunun anlamı İsevi ve Musevi olmamaktır. Ortadoğu ülkesi olup nükleer gücü olan yegâne ülke İran mıdır? İran da diğer İslâm ülkeleri gibi halkı “Amentü”ye inanan bir toplumdur. İslâm’da peygamberlere ve kitaplara iman etmek imanın şartındandır. İran sadece bir İslâm ülkesi değil, İslâm’ın kaynak eserlerinde üzerinde durulan dost ülke, dost kavim, dost ırk kavramlarını da esas alan dünyanın sayılı, Ortadoğu’nun da başlangıçtan beri varolan ve bu vasfını muhafaza eden tek ülkedir. Ayrıca İran, Nil-Fırat arasının kendilerine vaat edildiğine inanan bir cemaatin, kendilerine vaat edildiğine inanılan toprakların kısmen egemeni ve kısmen de yanı başındadır. ABD ile AB’yi dünya hâkimiyeti konusunda müttefik yapan bir başka fevkalâde önemli husus, hâkimiyet için hayatî öneme haiz olan petrol-doğalgaz enerjisine İran’ın sahip olmasıdır. Panoraması bu olan İran, sadece mevcut görünümü ile İsrail-ABD ittifakı için tehdit teşkil etmemektedir. Kuzey Afrika’nın batısından tokatlanmaya başlanılarak gelinen Arap İslâm coğrafyasında, Saddam Irak’ından sonra, âdeta İslâm toplumu için başka bir dayanak kalmamıştır. Diğer bir kısım ülkelerin İslâm’ı algılayış biçimleri değişmiş, değiştirilmiş veya bir şekilde hizaya sokulmuşlardır. Bu noktada İran, mezhep ve İslâmî dünya görüşü üzerinde bir kimliğe adaydır. Seslendirilmesinde güçlük çekilse de bazı çevrelere göre İran bir anlamda İslâm’ın muhayyer ümididir ki bu, dünya hâkimiyetinin tehdit algılamasına uygun bir gelişme olmayacaktır. Bu açıklamamızı Beyaz Saray’dan devlet başkanları seviyesinde yapılan ve sonra tevili yoluna gidilen İslâmiyet karşıtı beyanatlarla bağdaştırmak istemiyoruz. Bunu, Irak’a yapılan müdahale ve sonrasında gelişen, İslâmî kesimlerinin arasına kan davası sokulmak suretiyle İslâm’ın bütünlüğünün bozulması operasyonu ile de bağdaştırmak istemiyoruz. Hz. Muhammed’e yöneltilmek istenilen çirkin hareketin plânlı bir kışkırtmaya dönüştürülmesi de teşhisimizden bağımsız bir gelişme değildir. Biz bu tür bağlantıların üzerinde bir değerlendirme getirmek istiyoruz. İran nükleer güce ulaşmasa da, bu gücü nükleer silâha dönüştürme ihtimali olmasa da, süper güç ve ortağının tehdit algılaması kapsamında olacaktır. Nitekim İran için belirlenen bu kader yeni değildir. Bu hüküm nükleer enerji gündeminden yaşça çok daha kıdemlidir. Türkiye’den bakıp kendimizi İran’ın yerine koyunca İslâm’ı algılayış ve yansıtış normlarımız farklı olsa da, İran’ın muhatap edildiği tehdit karşısında nükleer enerji/silâh konusundaki tercihimiz farklı olur mu idi? Rahatlıkla “evet” diyemiyoruz. Sizin bahçenizde dalları sizi korumaya müsait olan bir ağacınız olsa, sizi de sizden daha iri, daha güçlü, ailesi kalabalık birileri dövmeye kalksa, sopanız olmadan feci şekilde dövüleceğinizi bilseniz, ağacınızdan kendinize bir silâh yapmaz mısınız? Bu silâhı edinseniz de edinmeseniz de korunmanızı güçlendirmek istemez misiniz? Size sopa atıldıktan sonra o iri gövdeli ağacınız ne işinize yarayacaktır. Komşularınız olsa, uzak veya yakın, saldırganın açık niyetine rağmen saldırgandan çekindikleri için bir şekilde saldırıya seyirci kalsalar, hatta belayı başlarından geçicide olsa savmak için saldırıya ilgisiz kalsalar, uluslararasındaki tatsızlığı çözüme kavuşturmak için kurulmuş aksakallılar meclisi de yörüngeye sokulmuş olsa, sopanızı hazırlamaz mısınız? “Amerika Irak batağından kurtulmadan İran’da yeni bir batağa saplanmaz veya saplanmamalı” ifâdesi mi doğrudur yoksa, “Amerika Irak’ın batak olduğunu bilerek tercihini bu yönde yapmıştır. Bu bataktan kurtulmak için bölgedeki ateş alanını yayacak daha geniş çevrenin uğraşısını sağlayacaktır” ifadesi mi? Nitekim “İran, enerji kaynaklarını koruyabilmek adına nükleer enerjiyi, enerji kaynakları arasına sokmak zaruretini hissetmiştir” tarzında izahlar da yapılabilmektedir. Bu noktada İran nükleer enerji üretmekle tehdit mi oluşturmuş oluyor, tehdidi deruhte mi etmiş oluyor? Buna göre, “İran bu nükleer enerjiyi üretmeye itildi” denilebilir mi? İran nükleer enerji üretmese, bu enerji gücüne sahip hasımları tarafından ezilecekti. Üretmesi hâlinde üretimi gerekçe olarak gösterilebilirken üretmemesi hâlinde malubiyeti kaçınılmaz olacaktı. Ahmedî Nejat’ın söylemleriyle ilgili filmle Saddam’ın bir dönemki söylem filmi fevkalâde örtüşmüyor mu? ABD-İsrail ittifakı itibariyle dairenin çizimini tamamlamayı sürdürüyoruz. Müttefikleriyle birlikte süper güç, bir Irak müdahalesi örneği sergilemiştir. Irak’a müdahale gerekçesi olarak ileriye sürülen hususlar ile iddiaların doğruluk nispeti tartışma götüremeyecek kadar aşikârdır. Hâl bu olunca İran konusundaki iddiaların sağlığı ve saygınlığı düşünülebilir mi? İstilacı gücün işgal edilen ülkenin halkına yaptığı vaatlerle bu halka reva görülen akıbet de keza bilinmektedir. Rejimden ve yönetimden bir şekilde memnun olmayan İran halkından olsanız sizin tercihiniz ne olurdu? İran’daki bütün etnik kesimlerin ABD müdahalesi karşısındaki tercihlerinin ne olacağını bilemiyoruz. Bunu öğrenme şansımız yeterince olmadı. Fakat yerinde incelemede şunu görmüştük ki, İran Kürt enteli bölgedeki Kürt siyasî hareketini yakından izliyor. Bazen ABD’yi bazen PKK vari bir hareketi İran yönetimine karşı çözüm, kurtuluş olarak görüyor. Çok kere bu iki faktörü bir bütünün dayanışma içerisindeki ayrılmaz parçaları olarak algılıyorlar ki, bu konuda onları bu teşhislerinde doğrulayan, ABD’nin İran’a müdahalesinin bölge Türklüğü de için hayırlara vesile olacağını düşünen Türkiye’deki değerlendirmeci sayısı da az sayılmaz. Uluslararası siyasî ağarlık itibariyle Ermenistan, Türkiye ve Azerbaycan’dan daha fazla ABD desteği görmektedir. Ermenistan’ın Haydat doktrini olarak bilinen, üç deniz arasında Ermenistan projesinin Akdeniz güzergâhı üzerinde Kuzey İran veya Güney Azerbaycan toprakları da vardır. Talandan mal kaçırma zihniyetindeki yanılgı, yağmacının iyi tanınmayışı ile izah edilebilir. Mahalleye yangın düşmüş ise kaç haneyi söndürür bilinmez, yangın yapmak istediğini yaptıktan sonra tahribatı anlaşılır. Yangından korunmak için ilkin kendi hanenizi korursunuz ancak komşudaki yangına yol açan faktörü de göz ardı etmezsiniz. Taşlar yerinden bir kez oynamaya görsün! İran’da Şîi-Caferi olan kesim daha ziyade Kuzey-Batı İran’daki Türkler ile Orta İran’daki Fars kesimdir. Doğu İran’daki Türkmenler büyük ölçüde Sünnî Hanefi’dirler. Genel olarak Beliciler, Kürtler ve Araplar da Sünnî’dirler. Ulus-devletlerin parçalanacağını, sınırlarının değişeceğini, İslâmî algılayışa yeni bir normun getirileceğini açıklayan süper güç, Ortadoğu İslâm’ını Irak’ta Sünnî-Şîi siyasî ayrımına götürürken, parçalanmış İran’la bu amacına biraz daha yaklaşmış olacaktır. Dünya Türklüğü, demokrasi mi, istikrar mı diye yalpalayıp, siyasî birlik oluşturamazken, süper gücün İran müdahalesi ile Batı Türklüğü/Oğuz Türklüğü, Şîi-Sünnî siyasî ayrımı yaşayacak ve Oğuz Türklüğü’nün doğuda Türkmenistan, batıda Türkiye arasına, mezhep ittifakına itilmiş ve Farslarla birlikte hareket eden, İran Şii inançlı Müslüman Oğuz Türklüğü sokulmuş olacaktır. Doğu ve Batı İran Türklüğü arasında kalan diğer Türk kesimler ise şimdi olduğundan daha yoğun bir Farslaşmaya maruz kalacaklardır. İran Türklüğü’nün aydını için süper güç ittifakının İran’a müdahalesinde isabet arayan Azerbaycan’da ve Türkiye’de bazı kesimlerin olduğunu evvelce açıklamıştık. İran’ın Azeri, Türkmen ve diğer Türk kesimlerinde bu zihniyette aydına fazla rastlamadık. İran’da Türklüğe mensubiyet yerel Türk kimliklerine mensubiyet dönemini aşmaya başlamıştır. Ancak bu fikrî gelişme sayılı aydın seviyesindedir. Özetle kendi içerisinde de mensubiyet duygusu itibariyle bütüne ulaşma sürecine yeterince girememiş, girmesi önlenilmiş olan İran Türklüğü’nün ABD vaatleri neticesinde İran yönetiminin karşısında yer alması ihtimali, bize göre fazla kuvvetli değildir. Süper güç ittifakının Ortadoğu stratejisinde Türkiye’nin yeri nedir? Bunu fazla dillendiremiyoruz. Ancak süper gücün “dünya hegemonyası” dosyasında/plânında Türklüğün pek yeri olmadığını söylemek için müneccim olmak gerekmiyor. Uluğ Türkistan’a ve Kafkasya’ya siyasî manevralarla yerleşmelerinden sonra, Türk dünyası geneli itibariyle, süper güç ittifakının gündeminde, desteklenen bir “Türk” objesinin olmadığını görebiliyoruz. Esasen AB ve Evangelist (Protestan ABD + Musevi İsrail) kimliğin, hegemonya savaşında Türklük konusunda aldıkları tavır birbirinden farklı değildir. Balkanlar’ın AB’ye sokulması ve ABD’nin bölgede yeni üsler edinmesi Türk kimliği karşıtı hareketler midir? ABD’de, Beyaz Saray’ın şimdiki ev sahipleri olan Protestan ve Yahudi Amerikalıların dünya hâkimiyetleri görüşünü pek benimsemedikleri ifade edilen bir kısım Protestan ve Yahudi Amerikalıların mevcudiyetleri ve aktiviteleri bilinirken, Neocon karşıtı bu ikinci grubun süper güç anlayışında Türklüğün ve Türkiye’nin yerinin bilinmesi önem arz etmektedir. Ne var ki, bunların tek bir grup olduklarını söylemek zordur. Merkezine Türklüğü almış bir hegemonyacı veya değil Amerikan siyasî çevresini tespit de kolay değildir. Ortadoğu’ya gelince, ABD ve müttefikinin bölgede Türk, Arap ve Fars olmayan bir uydu aradığı ve bulduğu bilinmektedir. “Kürtlerin bölük pörçük olduklarını, siyasî birlik kuramayacaklarını, devlet yönetimi deneyimleri olmadığını, ortak bir Kürtçe’den bahsedilemeyeceğini, aşiret dili ile eğitim yapılamayacağını, literatürün olmadığını, bölge ülkeleri istemediği müddetçe bir Kürt devletinin ekonomik, siyasî ve askerî varlık gösteremeyeceğini” ileri süregelen eblehlerin ve hainlerin kulakları çınlasın. Süper gücün İran’da da üzerine oynadığı at Kürtler olacaktır. Veya İran Kürtleri de yeni yapılandırmada genel bölge Kürtlüğünün doğal bir parçası olarak siyasileştirilip uluslararası arenaya çekilebilecektir. Bu ara açıklamayı neden yaptığımıza geçmeden “bölge ülkeleri uydu Kürt devletine yaşama fırsatı vermezler” iddiası üzerinde duralım. Fırsat vermeyecek olan bölge ülkelerinden Arap faktörü büyük ölçüde ortadan kaldırılmıştır. ABD’nin İran müdahalesi ile Fars faktörü de ortadan kaldırılmış olacaktır. Bölgedeki Kürt siyasî yapılanmasına karşı olarak kabul edilen diğer unsuru Türklerdir. Kürtlüğü kalıcı siyasî bir obje olarak gündemine almış süper gücün, Türkiye üzerinde bir operasyonunun olmayacağını bekleyebilmek için gerekçe var mıdır? Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belli olmamış mıdır? Yeraltı ve yer üstü enerji kaynaklarına sahip bir Türkiye bu projede gündem dışı tutulmuş olabilir mi? Saddam’ın savunma heyetinin Bush ve Blair’e karşı açacağı davada; kitle imha silâhları ve uranyum gibi yasaklanan silâhların sivillere karşı kullanılması dolayısıyla Bağdat, Felluce, Ramadi, Enbar ve Kâin’de katliamların yaşanması; Ebu Garip Cezaevi’nde tutuklulara işkence uygulanması; Irak’ın uygarlığını yok etme amacıyla kültürel ve tarihî anıtlarının yok edilmesi; Irak’ta su ve havanın kirletilmesi gibi hususlar var. ABD’nin, BM gibi ulus üstü güçleri de aşarak, dünya kamuoyuna açıkladığı Irak’a müdahale gerekçelerinde yanıldığını itiraf ettiği bilinirken, Saddam’ın dava açacağı konulardaki gerçeklilik payını, sansür konulmuş basına rağmen görmemek mümkün müdür? Süper gücün en süper olduğu savaş alanı hakikatten psikolojik savaştır. Ortadoğu stratejisine dair istilacı güç, açıklamalar yaparken, bölge haritasının ulusal sınırlarının değişeceğini de belirtmektedir. Buradan hareketle etnik isminin başına “Pan” ekleyen hayalperestler ham ümitlere kapılmasınlar. İran Fars yönetimi, güney-kuzey istikametinde Türkiye ve İran Türklüğü’nün arasına tampon bir Kürt bölgesinin sokulduğunu hatırlamalılar. (Aynı rol kuzeyde Karabağ’ın işgali ile Ermenilere verildiği gibi) Bu noktada, etnik bölünmeye uğramış bir İran’dan sonra bölge Türklüğü’nün mü, Kürtlüğü’nün mü coğrafyası genişler, bu pek belli olmaz. Muhtemel bir gelişme Kafkasya Kürt faktörünü de gündeme taşıyacaktır. İç politika için Azerbaycan’da PKK-ASALA uzantılarına faaliyet alanı sağladığı iddiaları doğru ise, fırsat verenlerin bölge barışı adına yüzleri ağ olsun! Kıbrıs’ta Türklerin durumu 1974 tarihinin evveline götürülecekse, Kıbrıs harekâtı neden yapılmış olsun ki? PKK’nın sahneye çıkış dönemindeki istekleri bugün kabul edilecek ise, neden terörle mücadele edildi ki? Türkiye Cumhuriyeti’nin din anlayışı cumhuriyet evveline götürülecek ise, neden Atatürk ilkeleri benimsendi ki? Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız kurumları dış müdâhale ile yönlendirilebilecekler ise, neden Cumhuriyet kuruldu ki? Süper güç, Türkiye’yi Amerikan karşıtı kamuoyu oluşmasını engellemek için pasif kalmakla suçlamayı yeterli bulmamış, Türk devlet aygıtını kullanarak sivil kitle örgütlerinin de baskı altına alınmasını isteyebilmiştir. Bu noktada, doğuştan Kürt karşıtı, ilkel, bağnaz, şoven bir tipleme sergilemiş olmayalım, daha evvelde belirttik, bizim için Suriye’nin, Irak’ın, İran’ın, Kafkasya’nın, Anadolu’nun Kürdü ne ise Türkü’de odur. Esasen bir kültür adamı olarak bize göre Kürt diye teşmil edilen toplum, Türklüğün kültür ortağıdır veya Türk kültür kimliğinin yapıcıları arasında Kürtler de vardır. Ne var ki, maalesef bölge halkları birbirlerine muhalif kimlikler olarak siyasileştirilmeye devam edilmektedir. Giderek araya kan da sokulmuş ve sokulmaya devam edilmektedir. Her taşın altında bir Lawrence çıkmaktadır. ABD, olunca “birleşik” oluyor. AB, olunca “birlik” olunabiliyor. Ortadoğu olunca köyler, aşiretler bazında sözüm ona uluslaşılıyor. Bölge ülkelerini ortak geçmişlerinden, ortak geleceğe taşıyacak özellik; onların birlikte yaşadıkları halkların demokratik haklarına saygılı davranmak, onlara o şansı verebilmektir. O taktirde ne dış ne iç tahrik taraftar bulamayacaktır. Kendi kültürünü yaşayıp, yaşatabilme imkânı verilmediği ve halkların kültürlerindeki ortaklıklar onların iradeleriyle, onlar tarafından birlikte artırılamadığı için, halkların kardeşliği plânlı bir şekilde düşmanlığa dönüştürülebilmektedir. Bizi göre bütün halkların kendilerini temsil hakları eşit derecede saygındır. Bizim kuşkumuz ve kayyumuz, emperyalizmin yeni Filistinler yaratarak kardeş kanı dökülmesi tezgâhına seyirci kalınmasıdır. Birlikte antiemperyalist tavır sergileyemeyen bölge halklarının münferiden etkin varlık gösterebilmeleri nasıl beklenebilir? İran’a ABD’nin müdahalesi Türkiye’nin etno-sosyal yapısını sadece dolaylı etkilemeyecektir. Kavga dünya hâkimiyetinde etnisiteden hareket etmek ise, enerji kaynaklarına hâkim olmak ise, Gregoryenlere ve Musevilere “vaat edilmiş topraklar”ı vaat ederek ittifaklar oluşturmak ise, Türkiye bu üç unsurun da tehdidi altındadır. Türkiye’nin bu özellikleri son yıllarda edinilmediği gibi Beyaz Saray’ın bölge politikası da son yılların ürünü değildir. Hâl bu olunca, Türkiye için biçilmiş kaftanın provası da doğal olarak uzun zaman önceden yapılmaya başlanılmıştı. Mesele bölge ülkeleri podyuma çıkarılırlarken mankenlerden öncelik tanınanların belirlenmesinde idi. Bu noktada Türkiye beğeniye yalnız mı çıkmalıydı, diğer mankenlerle birlikte mi? Defile ertelenebilir mi idi, başka defile düzenleyiciler ne diyorlardı? Bütün bu ve benzeri soruların cevabı nerede aranmalı idi? Süper güç, kendisine alternatif tanımaz iken, iradesi dışındaki bölgesel güç oluşumları ve karşı duruş belirleme ihtimali olan ulus-devletleri ve uluslararası sorunlarda hâkem durumunda olan BM gibi “Irak olaylarında görüldüğü üzere” kurumları muhatap almayabiliyorlarsa, Türkiye’nin İran’a müdâhalesi karşısında tavrı ne olmalıdır? Ateş düştüğü yeri yakar, süper güç İran ilişkilerinde Türkiye Avrupa devletlerinden herhangi birisi değildir. O’nu bekleyen iki husustan birisi, “bana değmeyen yılan bin yıl yaşasın, bana sıra gelince ne yapacağımı düşünürüm, bir tarafımda taş duvar, bir tarafımda sivri boynuz”, ikinci husus ise, “yangın komşumun evinde benim haneme sıçrayacak ise, yangının yerinde söndürülmesine katkıda bulunmalıyımdır. Bir dönem emperyalizm bölgede (Ortadoğu’da) diktatörler yetiştirip bölgeyi sömürüyordu. Halkın tepkisi diktatörlerin emperyalizm karşısında zamanla direnmesine yol açtı. Bu defa emperyalizm çok sayıda ve fakat dirençleri sınırlı toplum liderlerini muhatap etmeyi tercih etti. Barzani örneğinde olduğu gibi. Kürt kozunu emperyalizm Suriye, İran, Irak ve Türkiye’ye tehdit unsuru olarak kullanıyor. Çok geçmeden bu etnik yapılanma tehdit oluşturma noktasına geçince onları da kaçınılmaz bölünme beklemektedir. Neoconlar demokrasi vaat ederken seçilmiş millî meclislerin kararlarına müdahale edebilmekte, meclislere baskı yapmaları için millî orduları bir şekilde etkilemekte, basını satın alabilmekte, ekonomik baskıları anti-demokratik tavırlarında kullanmakta, uluslararası kuruluşları atlayabilirlerken; Protestan Amerika, Yahudiler tarafından Musevi Amerika’ya da sıranın getirilebileceğini hesaba katmış olmalıdırlar. Unutulmamalıdırlar ki, “kıyamet gününe kadar birlikte”, “kıyametten evvel senin de sıran gelir”e dönüşebilir. Evengalizm, inisiyatifi elinde tuttuğu mitolojik yerel parselizasyonda, yerkürenin tümünün kendisine vaat edildiğine inanır. Türk basınında yer alan hususlar arasında, Türkiye-İran ilişkilerinde sanıldığı gibi yüzyıllara varan bir sınır güvenliği olmadığı, İran’ın Rıza Şah ve Humeyni sonrasında siyasî formatları kapsamında Türkiye’ye tehdit oluşturduğu, binaenaleyh İran’ın dostluğuna da fazla güvenilmemesi gerektiği şeklinde mesajlar vardır. Diğer taraftan teyit edilememiş yeni bir takım haberlere göre, Ahmedî Nejat döneminde İran Türklüğü’ne, gençliğin örgütlenme ve yayın hayatına müdahale suretiyle baskıların artırıldığı şeklindedir. İran’da Türk gençlerinin çıkartmakta oldukları kültür dergilerinden Erdem, Yol, Seher, Şehriyar, Danulduzu ve Seheng gibi yayın organları kapatılmıştır. Çıkaranları tutuklanmıştır. Bu türden tespitlerden hareketlerle tüme varılamaz. Ancak yokta sayılamazlar. Sağlıklı ve sürekli enformasyonun önemi inkâr edilemez. Ancak bilgilerin yerleştirilebilecekleri çerçeveler oluşturulamamış ise, gençlik hareketleri provokasyondan ve alınan haberler yanıltma istihbaratından arındırılamazlar. Türkiye komşu ülkeleri ile ortak bir yapılanma arayışında ise, bu arayışın bir teorik boyutu olmamalı mı? Aydınında demini alamamış görüşler, siyasilerin tezgâhında uygulama alanı bulmakta zorlanırlar. Bölge halklarının teorisyenleri ortak hareket seyri belirleyemedikleri sürece, siyasî uygulamaların tatbik alanı bulması, siyasî iktidarların süresi, emperyalizm tarafından belirlenmiş ömürleriyle sınırlı olmaya mahkûmdurlar.
|