|
01- Kültürel kimlikler mekanik değil, organiktir. Mekanik yapıda uyuşmazlık olması muhtemeldir ve giderilmesi zordur. Fakat organik yapıda uyum sağlanabilir. ‘Demokratik açılım paketi’nin bu uyumu sağlama maksadına dönük bir çalışma olduğu söylenebilir mi?
Demokratik açılım paketinin organik yapıda bütünlük sağlama şansı yoktur. Zira açılım “Kürt açılımı” olarak gündeme getirilmiştir. Demokratik açılım sadece birlikte yaşayan halklara hakları konusunda bir açılım değil, toplumun çeşitli alanlarda demokratikleşmesi olayıdır. Ayrıca Demokratik paylaşım söz konusu olunca sadece gündeme ana dili Kürtçe olan Türkler değil bütün Türk halkı gelmesi gerekir. Kaldı ki demokratik haklar vermek suretiyle iç barışı sağlayacağınızı hedeflediğiniz kesim, Yani ana dili Kürtçe olan kesime sözcülük yaptığını ileri süren kesimin demokratikleşme anlayışı ile açılıma sözcülük eden hükümetin anlayışı arasında mahiyet itibariyle ciddi beklenti farklılığı vardır.
Demokratik açılımla tatmin edilmesi beklenilen kesim çeyrek asrı geçen bir süre önce, demokratik istemlerini, orta doğuda kurulacak bağımsız bir Kürt devletinin başlangıç safhası olarak deklare etmiştir. Türkiye hükümetleri bu deklarasyonu/bildirgeyi okuyamamış okuduğunu anlayamamış ve anladığını tedbirler noktasında uygulamaya koyamamıştır. Mesele, Türkiye’de sürekli ertelenme şeklinde ele alınmıştır. Güvence sağlayabilecek demokratik açılımlarda gecikildiği için inisiyatif/üstünlük emperyalizm bağlantılı teröristlerin eline geçmiştir. Bazen devletin kuruluşları arasında, bazen siyasi iktidarlar arasında çözümsüzleştirilmiştir. Bu millî mesele sürekli güvenlik güçlerinin adli ve polisiye tedbirleri ile çözülmek istenilmiş ve dış dünyaya karşı “iç mesele” olarak yansıtılarak zaman yitirilirken, sorun büyümüş dış dengelerdeki gelişmelerle de mücadele imkânları demokratik yöntemlerle de azalmıştır.
Gelinen nokta itibariyle, demokratik çözüm için gerekli ön hazırlıklar yapılmadan, spot vaatlerle ve sürpriz zamanlama ile “demokratik açılım” atılımı yapılmıştır. Açılımı hükümet adına yapmak isteyenlerin alternetif tercihi adeta başa dönmekten ibaret iken, açılıma Kürt dilli halka sözcülük yaptığından yola çıkan kesim olan taraf, silahlı güç türünden edinimlerini elinden çıkarmadığı için mücadelesine kesintiye uğratmadığı noktadan devam etmektedir.
Demokratik açılım güvenlik tedbirlerinin yanı sıra yegâne çözümdür. Ancak açılımı uygulayacak bir teorik çerçeve, uygulayıcı kadro ve belirlenmiş gerçekçi bir uygulama planı ile hayata geçirildiği takdirde.
02- ‘Etnik Kürt milliyetçiliği’ olarak da isimlendirilebilecek olan Kürtçülük hareketinin başlangıcından günümüze, kısa bir özetini verebilir misiniz?
Bu noktada milliyetçilik kavramına yüklenen anlam önem kazanmaktadır. “Kürtçü” kelimesinin son hecesine Türkçü de olduğu gibi yanlış anlam yükleniyor “cu /cü” son eki, sadece ait olduğu toplumun menfaatlerinin Koruyucusu anlamına gelmemeli. Bu anlamda Kürtçü veya Türkçü olabilmek için anadilinden yola çıkmak şartı olmadığı gibi dil farklılığı halkları sevebilmek için bir üstünlük de sağlamaz. Bize göre bir Türkçü birlikte yaşadığı kültürleri de sevip sevdirebilmelidir. Kültür milliyetçiliği kültür şovenizmi değildir, olmamalıdır. Kültür emperyalizmine karşı kendisine ait olana birlikte yaşadığı halklarla beraber sahip çıkabilmektir. Birlikte yaşayan halkların kültürlerine sahip çıkabilmek etnik milliyetçiliğin aşılabilmesinde yegâne sağlıklı yoldur. Kültürünü sevmek, paylaşabilmek farklı kültürlere düşmanlık yapmayı gerektirmez bilakis halk kültürünü siyasete alet etmenin önünü keser.
Etnik Kürt Milliyetçiliği Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan da vardı. Mensubiyet duygusu Osmanlı tabasında taraftar bulmaya başlayınca ev dili Türkçe olmayan halklardan ana dili Kürtçe olan kesimde de doğal olarak taraftar ve temsilci buldu. Giderek bu cereyanlar arttıkça Kürtçü hareket de farklı ortamlarda farklı taraftar bularak güçlenip şekillenmeye başladı. Şurası muhakkak ki her dönem az çok dış destekçi buldu ve her dönem Türkiye’de yönetimler, halkını yeterince tanıyamamış olmalarının faturasını, halklar giderek katlanan acı faturalarla ödediler.
Bu noktada, Doğu Anadolu ayaklanmalarının hepsini ve bütün safhaları ile Kürt millî hareketinin bir parçası olarak görmek ve göstermek gerçekle bağdaşmaz. Doğu ve Güneydoğu halkında mensubiyet duygusu çok kere “şarklı olma” noktasında şekillenmiştir. Anadili Türkçe olan gençler de öğrencilik hayatımızı ve meslek yaşamımızı, bölgenin ihmal edilmişliğine tepki dayanışması ile sürdürdük. Türk gençliği ve meslek örgütleri sağcı solcu olarak bölünürken batıda olduğu gibi doğuda da solcular ve sağcılar vardı. Giderek kamplar “ülkücü ve Dev-genç diye şekillenince, demokratik Devrim Stratejisi, Sosyalist Devrim Stratejisi, Ulusal Devrim Strateji gibi arayışlar sol kesimde ayrışmaya yol açınca, ana dili Türkçe olmayan bir kısım Anadolu halkı bu stratejileri Türkiye geneline değil mensubu bulundukları halk kesimi için uygulamaya başladılar. Etnik milliyetçilik anadili farklılığı ve bölgecilikten yola çıkmaya başlamıştı. Bu stratejileri benimsemiş örgütler kurulmaya başlandı. Bu örgütler kendi halkları arasında da strateji farklılığı nedeniyle ihtilaflı bir mücadele sürdürüyorlardı. Ulusalcı stratejiler ağırlık kazanmaya ve Türklük karşıtı olma noktası öncelik edindi. Derken 12 Eylül oldu ve bütün örgütler bu arada Kürtçü amale hizmet edenlerde kapatıldı. Eğitim toplantıları, yürüyüşler yapılamıyor, yayın organları çıkarılamıyordu, Kalem yerini silaha ve şehirler yerlerini büyük ölçüde kırsal kesime bırakmıştı. Anadili Kürtçe olanların tarafsız olma şansları bile bırakılmamıştı. PKK yurt içinde ve yurt dışında benzeri örgütler itibariyle inisiyatifi/üstünlüğü ele geçirmişti.
Ana dili Türkçe olan devrimciler ile ana dili Kürtçe olan devrimcilerin geleceğini etkileyen başka bir faktör daha vardı. Komünizm dünya genelinde tükenince, bu gelişmeye paralel olarak Türkçe ala dilli Marksistler de tükendi. Ancak Kürtçü komünist ideoloji diğer yarası ile yani Kürtçü yanı ile varlığını sürdürebilme imkânını sağladı. Dış destek alma bakımından da bu grup Sovyetler Birliğinin dağılması ve çok geçmeden ABD’nin Ortadoğu inmesi ile diğerinden şanslı idi. Ayrıca şanslı olan kesimin kırsal alanda taban bulma imkânı doğal olarak hep var olmuştu.
Türkiye’nin güneyinde KDP ve YKB Irak merkezli Kürt zeminde etkinlik gösterirlerken aralarında da sürekli çatışma içeren ciddi ihtilaf vardı. Derken Saddam düşürüldü. ABD Türkmenleri dışında tutan yapay bir 36. paralel çizdi. Barzani ile Talabani’yi barıştırma, askerlerini eğitip finansa edip silahlandırma işlemini Türkiye’ye verdi. Projeye göre Kuzey Irakta, Kürt dilli Irak halkı ile birlikte Türkmenlerde koruma altına alınacaklar, Barzani- Talabani ittifakı PKK etkinliğini önlemekte görev alacaktı. Bu ittifak “kendi halkı ile çatışmayacağını” açıklarken kurulmuş olan Türkiye- Türkmenler-Irak Kürt yapılanması ve ABD dayanışma cephesinden Türkmenler Türkiye ile birlikte dışlandı. O tarihten itibaren Barzani sadece orta doğuda değil dünya Kürtlüğünün sözcüsü durumuna getirildi.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile PKK terör örgütü arasındaki kimlik farklılığı iddiasına dayanan hak iddiası kavgasında AB ve ABD gibi Kuzey Irak Kürt yapılanmasının da “çözüm sadece silahlı mücadele ile sağlanamaz” görüşünü Obama’nın Türkiye ziyaretinden sonra Türkiye’de de siyasi iktidar devlet politikası olduğunu belirterek Kürt açılımını başlattı.
Böylece PKK’nın mücadelesi ile tescil gören Kürt etnik kimliği, Barzani Talabani yapılanması ile uluslararası zeminde resmiyet kazandı. Kürt dili ile resmi yayın ve resmi eğitim başlatılması ile de Türk devleti Kürtlerin farklı bir kimlikle varlıklarını kabul ve tescil etmiş oldu. Aralık 2009 tarihi itibariyle kapatılan DTP ile de Kürtçü mücadele siyasi alanda yeni safhaya girmiş oldu.
Devlet adına bölücü terör ile yapılan mücadelenin, geçmişte gerektiği halde zaman zaman yapılması gereken öz eleştiri ihmal edilmiş, bölücü terör, mücadelesini tamamen legalize ettiği bu dönemde, edinimlerini “bilek gücü” ile elde edebilmiş durumuna getirilmiştir. Sosyal travma/ sarsıntının tedavisi yutturmacası ile Türk devleti, AB+ABD cephesi ile PKK+DTP arasında sıkıştırılmıştır. Eksik veya hatalı politikaların faturası güvenlik güçlerine çıkarılmaya başlanılmış, onlar günah keçisi durumuna sokulmaktadırlar. Toplumun etnik kesimleri arsındaki ilişkiler dönülmez bir noktaya sürüklenir olmuştur. Birkaç gün önce “Şehitlerimizin kanı yerde kalmayacak, döktükleri kanda boğulacaklar” gibi söylemler yerlerini “Analar ağlamasın” a bırakmıştır. Şehitlik ve anaların göz yaşı polemik konusu edilmek istenilmiştir.
Demokratik Açılım’dan evvel çelişki ana dili farlılığına bakmaksızın Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni koruyanlar ile yıkmaya çalışanlar arasında iken, ihtilaf zemininden kaydırılmış etnik kimlikler arasında olması istenilmeye başlanılmıştır.
Biz çalışmalarımızda çoğunlukta olalım veya olmayalım birlikte yaşadığımız halkları hiçbir zaman inkâr etmedik. Her toplumu soyu ile sopu ile Türk sayma yanılgısına da düşmedik. Zira kültürümüzde kavmiyetçilik birlikte yaşama isteğimizin önüne geçmemiştir. Ancak birlikte yaşayan halkların kültür akrabalıklarının bulunup çıkarılmasını istedik. Kültürel akrabalıklardaki organik bağların yok sayılmasına karşı çıktık Zira biz tarihi kültürel mirasın parçalanmaya kalkışılmadan, hakların birlikteliğinin önlenilmeyeceğinin farkında idik. Nitekim Türkiye’de halkların ihtilafa düşürülmelerinin önünde bu ciddi engelin bulunduğunu bilenler, nice bin yıllık bağların, kültür bağlarının yok edilmesi adına halkların arasına kan davası sokmak istemektedirler. Türk kültürlü halklar arasındaki kültür akrabalığının anlatılması ihtiyacı da kültür ırkçılığını önleme adına başlatılmıştır. Bu gerçeği yetkili ve mesul durumda olanlara anlatamadık. Bu konuda inkârcılıkla itham edenler daha etkili oldular.
Kürt dilli Türklerin kimliğine konulan tanımlamalarda da hatalar oldu. Ancak bu konudaki arayışlar esnasında yapılan adlandırmalara karşı olanlar da samimiyetten ziyade polemik yapma yolunu seçtiler. Birlikte yaşama adına toplumsal ortaklığa çağırım yapabilecek farklı tanımlar üzerinde duruldu. Ancak karşı propaganda engeline takılan bu arayışlara, gerekli taban oluşturma fırsatı verilmedi.
Bizim zaman içerisindeki izah tarzımız tamamen farklı olmamakla beraber tamamen de aynı değildir Bu kere daha ziyade halk kültürü çıkışlı ve halk inançları merkezli bir kültür tanımı üzerinde çalışıyoruz. Diğer kültürel alanlardaki ayrılıklarda olduğu gibi, halk inançları kültüründe de ayrılıkları saygı ile karşılıyor tavrımızı onların yaşamalarından yana koyuyor, ancak aynılıkların da korunup geliştirilmeleri gerektiğini savunuyoruz. Zira halk kültürü zemininde gidilecek bir bölüşülmede, taraflar itibariyle bütünden bir parça düşmesine müsait değildir. Böylesi bir bölüşme bölüşülen matahı yok eder. Bu neviden bir gelişme ise, birlikte yaşayan halklardan bir tarafın değil, kültürel gücün emperyalizmine hizmet etmiş olmasını sağlar.
03- Türkiye’de yaşayan Kürtler için hangi isimlendirme uygundur?
A- Türk milletinin içerisinde yaşayan bir etnik grup.
B- Kendine has müziği, dili, kültürü olan ayrı bir millet
C- Türk milletinden ayrıştırılmaya ve millet hüviyeti kazandırılmaya çalışılan mahalli özelliklere sahip bir topluluk.
Bu üç tanım bana göre birbirlerinin alternatifi değillerdir. Bunlar Kürtlüğün farklı boyutları esas alınarak yapılmış tanımlardır. Kürtler Türk milletinin içerisinde ve Türk tarihinin hemen hemen her safhasında yer almış diğer Türk kültürlü halklar gibi Türk kültürünün varisi ve sahibi olan halklardan birisidir. Farklı bir millet değil halk kültürünün her kesiminde kendisine has özellikleri de bulunabilen Türk milletinden ayrıştırılmaya çalışılan ortak kültürlü bir halkımızdır. Kuran halk Türk milleti iken, Bu halkın içinde bu eserin sahipleri arasında ana unsur da aynı zamanda Kürt toplumudur.
Türkiye’de yaşayan Kürtler, ana dili Kürtçe olan Türklerdir. Türkiye’de yaşıyor olmaları da şart değildir. Türkiye Cumhuriyetini kuran halkın içinde ana dili Kürtçe olanlar da var iken, bu halkın akrabaları diğer Türk dilli halkların Türklükle akrabalıkları kadar Türk’türler.
Burada da olduğu gibi yazılarımızda ana dili ve doğma dini farklılığına rağmen bir Türk kimliğinden bahsediyoruz, Ziya Gök Alp’in ‘Dini Dinimden Dili Dilimden” ölçüsünü kaldırmış mı oluyoruz? Konunun can alıcı noktalarından birisi de budur.
Millet hayatında dilin, ortak dilin, millî dilin önemi Atatürk’ün de belirttikleri gibi inkâr edilemez iken, Türkçenin Türk millet hayatındaki mümtaz yeri de tartışılamaz. Dine gelince keza din de millet hayatında dil kadar önemli yer tutan bir faktör iken, İslamiyet’in Türk millî hayatındaki yeri de tartışılamaz. Ne var ki, anadili standart Türkçe olmayan Anadolu Türklüğünün asli unsurlarından öyle halklar var ki, ana dilini değil, otak dil Türkçeyi tercih etmiş öğrenmiş ve öylesine kullanıyor ki, ana dilini çok kere hiç bilmiyor. Bu noktada ana dili şartı ne derece geçerli olur. Yakutlar, Çuvaşlar ana dilleri Türkçe olan halklardır. Aralarında Rusça anlaşmak zorundadırlar ve anadillerini bilmezlerken özel ihtisas edinmemiş bir Anadolu Türkü, Yakutça veya Çuvaşçayı lügat kullanarak dahi anlayamaz. Bizim tanımımızda gündeme getirilen hususta, bilgi sınırlılığından ötürü anlayamadığımız Türkçenin dışlanması söz konusu değildir. Ancak, ana dili farklılığını da dışlamayı, yani tanım dışında tutmayı düşünmüyoruz.
Bu noktada asıl önem arz eden husus, kültür emperyalizminin stratejilerini takip edebilmektir. Emperyalizm vernaküler dillerin/sınır toplumları dilleri arasında ortaklıklar kurup onlardan ortak millî edebî diller oluşturulurken, öz Türkçe olmadıklarından hareketle dilde sadeleştirmeğe gitmek bize göre bağnazlık bile değildir. Türkçeden dışlanılan kelimelerden yeni diller oluşturuluyor ise, dilcilerimiz bu gelişmeden mesajlar alabilmelidirler. İmparatorluk dönemi dil politikası bu noktada önem kazanır. O dönemden bazı esinlenmeler tabii ki, yapılabilir.
Bu noktada şöyle bir soru gündeme gelmektedir. Ana dili veya doğma dini farklılığına rağmen Türkiye insanı tanım kapsamında eşit derece yer alabiliyor ise veya tanımın kapsamına girmede eşitseler, toplumun bu kesimleri Milli sınırlar dışında da eşit pozisyondadırlar. Yani Türkiye için Irak’ın Ana dili Türkçe olan Türkmen’i ile Anadili Soranı veya Bohtinani olan kürdü aynı mesafededir. Öyle mi?
Evet, Tamamen öyledir. Türkiye’nin Kırmançlar’la sorunu ana dil farklılığından hareketle olmamıştır. Cumhuriyet dönemindeki doğu hareketleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin merkezi otoritesine ve laiklik anlayışına karşı olmuştur. Saddam ile Kuzey Irak halkı arasında ihtilaf çıkınca Türkiye yöre halkına ana dili veya doğma dini farklılığına bakmaksızın yardımcı olmuştur. Barzani ve Talabani’yi bölge barışı ve demokrasi adına barıştırmıştır. PKK terörüne karşı oluş, örgüt mensuplarının Kürt dilli oluşlarından değil terörist oluşlarındandır. Onların terörü bir yöntem olarak seçmelerinin karşına, bölgenin aynı dilli halkı canını ortaya koyarak savaşmaktadır. Nitekim bölge halkından masun kimselerin mağdur olmamaları için gereken özveri yapılmıştır.
Bize göre Irak’ta devletçiklerin oluşmasına karşı oluşun izahı, bölge Kürtlerinden kendilerini yönetme hakkının esirgendiği için değildir. Gerek Kürtler ve gerekse Türkmenlerin devletleşmeleri emperyalizmin bölgeyi biteviye kana boğma planının bir parçasıdır. Irak’ın etnik bölünmesi domino teorisi gereği bütün orta doğu ve Kafkasya’nın bundan etkilenmesi ve onlarca yıl kardeşkanının akması ve bölgeden barışın tekrar gelmemek üzere gitmesi demektir.
Bu konudaki Türkiye Cumhuriyeti tarafından açıklama yapanlarla kuzey Irak Kürt yapılanması arasındaki söz düellosunda emperyalizm ön almış ve gerginlik bölge halklarının aleyhine tırmandırılmıştır. Bize göre Türk Ordusu Irak’a girecekse; PKK, Türkmenler, Kerkük Petrolleri veya Kuzeydeki yerel yönetime ders vermek için değil, BM istemi üzerine, Irak’a demokrasi ve barışın getirilmesi için sınırlı olmak kaydıyle girmeli idi. Temel çelişki bu noktadadır. O çözümlenince diğer çelişkiler kendiliğinden çözülecekti.
Irak’ta emperyalizmin imha ettiği kültür benim kültürümün ta kendisidir. Yağmalanan o arşivler kimindi, kimin geçmişini anlatıyordu? Siirtli ile Samsunlu ve Bitlisli ile Bursalı’ nın geçmişine yani benimkini anlatıyordu. Yıkılan tarihi eserlerin mimarı kimdi, kimin zamanında kim yaptırmıştı? Yağma edilen Irak kütüphanelerindeki eserlerin yazarları kimlerdi, kimleri anlatıyordu bu eserler, tabii ki, beni, bizleri. Irak’ta demokrasi vaadi ile öldürülen ve dini, dili ne olursa olsun benim bir parçamdır. İnsan olarak da tepkiliğim Türk olarak da, Türkiyeli olarak da.
Ortak kültürel kimlikten ne anladığınızı biraz daha ve daha ziyade dilden hareketle açmak gerekir ise denilebilir ki, Korumak durumunda bulunduğumuz iftiharımız cumhuriyeti kuran halkı, Türk Milleti olarak tanımlamışız. Türk kültürünü ise, bu milletin kültürü olarak benimseyip açıklamışız. Buradan hareketle Türk olmak için din ve ana dil sınırlamasının konulmadığını görebiliyoruz. Atatürk’ün en büyük eserim dediği cumhuriyeti, sadece belirli bir dilden ve belirli bir dinden gelenlerin kurmadıkları da bilinmektedir. Bize göre bunun anlamı sahiplenilecek kültürel eğer olarak Türkiye’nin her türlü kültürel değeri hepimizin ortak varlığımızdır, denilebilir. Bu konuya yukarıda farklı bir açıdan açıklık getirmeye çalıştık. Bize göre ana dili/ev dili Türkçe olmayan halkın mesela kürdün tanımı “Ana dili Kürtçe olan Türk’tür.” Bu noktada ana dili farklılığından hareketle “Türkler ve Kürtler” veya “Türkler ile Kürtler” gibi tanımlamalar hatalı ve sakat tercihlerdir.
Türkiye Cumhuriyeti halkının çok büyük bir çoğunluğu İslam olsa da, cumhuriyetimiz bir din devleti değildir. Kaldı ki, bizler senin dinin sana benim ki bana ilahî hükmü olan bir dinin mensuplarıyız.
Millî dile gelince, Anayasada belirtildiği gibi devletimizin resmi dili Türkçedir. Bu esasların yanı sıra bizim çalışmalarımızdaki farklılık denilebilecek hususlara gelince, birlikte yaşayan halklarımızın bütün kültür değerlerinin yaşamasını isteyen bir görüşte, dil ailesi olarak Türkçe ile aynı gruba tamamen giremeyebilen, vernaküler özellikte de olsalar dillerin durumu ne olmalı? Hiçbir kültürel değerin yok olmasını istemezken yerel diler veya Türkiye’nin bugünkü şartlarında eğitim dili olamayacak olan “yerel” konumlu dillerin durumları ne olacaktır? Bize göre inkâr cihetine sapmadan, standart Türkiye Türkçesinin zenginleştirilmesinde ilk kaynak bu diller olmalıdırlar. Bu diller, ortak Türkçeye kelime verme konusunda Fransızcadan Almancadan İngilizceden daha çok hak sahibidirler. Böylesi bir yolun açılması daha gerçekçi ve uygulaması kolay bir yöntem olur ve Türkçenin özgünlüğüne hiçbir tehdit içermez. Batı ülkelerinde de uygulama öneklerini gördüğümüz, dil birliğinin sağlanmasındaki bu sınırlı adım, halkların kültürde ortaklık duygusunu güçlendirir ve ortak dile sahip çıkma ruhunu geliştirir. Bu arayış yerel dillerin yok olmaya terk edilmeleri veya ortak Türkçe içerisinde erimeleri anlamına da gelmemelidir. Bu dillerin millî kültür varlığımızın saygın unsurları olduklarına ve varlıklarını koruyup geliştirme haklarının bulunduğuna dair görüşümüz ayrıca sürmektedir.
Türkiye Türklüğü için kültür merkezli bu tanımlama dünya Türklüğü itibariyle ne ifade eder? Türkiye için ortak Türkçe arayışı Türk dilli halkların geneli itibariyle, ortak Türkçe arayışına nasıl yansır? Tarzındaki bir soruya cevap aramak konunun açıklanmasında yararlı olacaktır.
Dine gelince, Anadolu Türklüğü uzun süre dinden sadece Sünni İslam’ı anlamıştır. Bu tercih ve tutumda genelin dini olan Islama bağlılığının belirleyici rolü çok önem arz etmiştir. Ancak Çeşitli mezhepleri ile birlikte Hıristiyanlığın ve Museviliğin mensubu olmuş Türkler de olmuştur ve halen vardırlar. İbrahimî oldukları kabul görmeyen Şamanizm, Budizm, Lamaizm, Ak Din mensubu Türklerin de mevcudiyetleri bilinmektedir. Bunları tanım dışı tutabilir miyiz? Diğer tarafta ‘Yaratılanı yaratandan ötürü hoş tutarken” inanç sahibinin kıblesinin farklılığından hareketle onu nasıl tanım dışı tutabilir misiniz? 04-Gözlemlerinize göre; Türkler mi Kürtleri ‘ötekiler’ olarak algılıyor, Kürtler mi Türkleri?
Türk halk kültüründe anadili Türkçe veya Kürtçe olsun ötekileştirmeye yer yoktur. Bu kültürde yaratılmış olanlar ve onları yaratanlar vardır. Bütün yaratılmışlar onları yaratana, yaratanın emanetidir. Hiçbir fiziki veya kültürel farklılık bu emanetlerin emanet olduğunu unutturamaz, ihmal ettiremez. Anadili Türkçe olmayan da anadili ile yaşamak istiyor ise yaşayabilmelidir, müdahale İlahî iradeye direnme olur. Hak geçmesi olur, haksızlık anlamına gelir.
Ancak inananların birlikte yaşamalarına Onları yaratan adına müdahale edilir ise, hâşâ Allah’a rağmen Allahlık yapmaya kalkılır ise, Evanjalizmden yola çıkılarak mazlum halka ikinci sınıf yaratık muamelesi yapıyor ise mazlumun mağduriyetine yol açan haksızlık karşısında susan da dilsiz şeytandır.
Halkları aralarında ötekileştirme, halkların tefekküründen, irfanından kaynaklanan bir keyfiyet değildir. Bu çarpık yansıma halkını tanımayan sözde aydının halkı adına kendi çıkarına yaptığı bir sergilemedir. Bu noktada, bu tür aydının ana dilinin Türkçe veya Kürtçe olması bir anlam ifade etmeyecektir. Ötekileştirme Türk dilli ve Kürt dilliler arasında değil, anadili aynı olsa da, bir kısım Türk ve bir kısım Küt aydını ile halkı arasındadır. Arkasında emperyalizm aranılmalıdır.
Gözlemlerimize göre anadili Türkçe olanlar veya Kürtçe olanlar bir birlerini ötekileştirmediler her ikisini karşılıklı ötekileştiren emperyalizm oldu ve gerek Türkçe ve gerekse Kürtçe ana dilli aydınlar bu ötekileştirmeye bir şekilde alet oldular. Bu teşhisimin sağlıklılığını anlatabilme adına kısaca gelişmenin ne derece içerisinde olduğumu anlatayım.
Ben Doğu Karadenizli içerisinde ana dili Kürtçe olan gelin ve damatların da bulunduğu bir sülalenin Kars’a yerleşmiş bir ailesinde dünya geldim. Ailem ben dünyaya gelmeden çok önce Karslı olmuş annem ve babam Kars’ta evlenmişlerdi. Liseyi Kars’ta okudum Erzurum’da yüksek tahsilimi ve askerliğimi yaptım. Ayrıca bu şehirde bütün bir bölgeyi kapsayan14 yıl memuriyetim oldu. İlaveten 1 yıl Arpaçay’da 1 yıl Muş’ta Ziraat Yüksek Mühendisi olarak çalıştım. Bunun anlamı Doğu Anadolu’da sofrasına oturmadığım, ekmeğini yemediğim, toyunda oynamadığım, yasında ağlamadığım köy pek yoktur, demektir. Gezip dolaştığım, girip çıktığım yerlerde gördüm ki, ana dili veya mezhebi değişse de Anadolu insanı birçok inançta paylaşarak aynileşmişti. Bu aynilik İslam’ın dışında değildi ve aynı zamanda sadece İslam’la da izah edilemezdi. 1980 den sonra tespitlerimi yazmaya karar verdim. Kimlik kavgası maalesef giderek kızışıyordu. Çalışmamın amatörce olmasını istemedim, halk biliminden, sosyal bilimlerin ilgili fark derslerini vererek lisansüstü bir programa katıldım. Resmi kurslara katılarak Kürtçe öğrendim Şunun farkında idim ki, Anadolu insanının aynılıkları ve ayrılıkları üzerinde durulurken, bir şey atlanıyordu ki, bu halk inançları idi. İlk bulaşmışlımız böyle oldu. Daha sonra bu altyapının yetmeyeceğini anlayıp Cumhuriyet Tarihi ve Dinler Tarihi alanlarında da lisansüstü çalışmalar yapmam gerekti. Tez çalışmalarım ve ara etütlerim kitap ve makale olarak yayınlanınca artık alanın içinde idim. Ötekileştirme olayında ana dili Türkçe veya Kürtçe olanların ne derece mahzun olduklarını bu gelişmenin halkların iradesinin dışında geliştirildiğini her iki kesimler yeni nesiller çok geçmeden anlayacaklar ama maalesef korkarız vakit geçmiş olacak
05- Bir-ikisi hariç, dünyanın her yerinde farklı etnik kökenden insanlar, aynı devletin vatandaşı olarak bir arada yaşıyorlar. Türkiye’de Türklerle Kürtlerin bir arada yaşamalarına engel var mı?
Farklı etnik kültürlerin bir arada yaşayabilmeleri, ortak kimlik inşa etmeleri, yeni kültürel sentezlere gidebilmeleri onların öz iradelerine bırakıldıkları sürece daime mümkündür. Ancak halkların kaderlerini tayinde emperyalist bir ülkeden destek almaları, halkların kader birliğindeki ortaklığın ömrünü azaltır. Emperyalizm o ülkeye oryantalistleri ile hulul eder, misyonerlerini sokar, çok geçmeden halkları sömürü çarklarının dişlileri arasında ezer tüketir. Halklar antiemperyalist şuurları nispetinde bu oyunu bozar karşı durmasını bilirler. Bu noktada halkların birlikteliğinde en güçlü harç halk kültürüdür. Sorunun çözümü halkının isteklerine ters düşmemiş onun kültürüne yabancılaşmamış aydına düşer. Ana dili Kürtçe olan halk sadece Anadolu’da Anadili Türkçe olan halkla birlikte yaşamamaktadırlar. Bu dilleri konuşan halklar orta doğunun 4–5 komşu ülkesinde yaşamaktadırlar. İç içe olmalarına rağmen Kürt dilli halklar da bir coğrafya oluşturmuştur. Bölgenin Kürtleri Bölgenin Fars, Arap ve Türk devletlerinin de bazı hataları katkıları ile bölgede emperyalizmin faaliyetlerine uygun, yeraltı zenginlikleriyle potansiyel bir vasat oluşmuştur. Bu yapılanma henüz emperyalizme direnecek güçte olmayışı ile de diğer ulus devletlere nazaran emperyalizmle ittifak yapmaya müsaittir. Bu itibarla, ihtilaf bölgenin Türk ve Kürt dilli halkları arasında değil, bölge halkları ile emperyalizm arasındadır. Sağlıklı durum tespiti için bu husus gözden kaçırılmamalıdır. Süper gücün dünya hâkimiyeti politikalarının bölgeye yansımaları yok sayılarak çıkarılmak istenilen Türk-Kürt ihtilafını anlamak mümkün değildir. Bu iki halkın bir arada yaşamasının engellerini anlayabilmek, emperyalizmin etnisite politikasının bölgeye yansıyışını anlamakla mümkündür.
Bize göre ilkin konunun adını sağlıklı koymakla başlanılmalı. Gerçekçi ve samimi olunmalı, daha sonra olayları yakın tarihteki seyri itibariyle iyi okumak gerekir. Türk aydını, siyasi, akademik, bürokratik veya değil, ya olayları okuyamıyor, ya anlayanı anlamak itemiyor veya halkına karşı samimi davranmıyor ki, bütün bunlar çözümün uygulanmasını zorlaştırıyor. Bu açıklamanın değişik ifadesi de mümkündür, bu tarz bir açıklamayı seçmiş olduk
70–75 milyonluk Türkiye Cumhuriyetinde doğaldır ki kimlik anlayışı farklı olan kimseler de olacaktır. Bu geçmişte de olmuştu ve Türkiye’ye mahsus bir husus da değildir. Arayış içerisinde olan kesimlerin kendilerini ifade etme biçimleri de farklı olabilir. Üzerinde hassasiyetle durulacak husus bu değildir. Bize göre, tekrar tekrar incelenecek husus, Emperyalizmin projesindeki vasıtalardır. Bir avuç oldukları iddia edilen organize Ermeniler, dünyanın her yerinde, Türk dilli ve Müslüman dinli ülkeler dâhil, Tehcir ve İşgal edilmiş Azerbaycan toprakları konusunda istedikleri etkinliği gösterebilirlerken, Türkiye’de pasif kalacaklarını, kaldıklarını beklemek veya Türkiye’de adı ne ise olup bitenlerin dışında olduklarını düşünmek akıl harcı değildir. Türkiye Emperyalizm itibariyle cazibesinden hiçbir şey kaybetmemiş iken, ilgili beyinlerimiz emperyalist emellerdeki süreklilik konusunda uyumayı tercih etmişlerdir. Bize göre Türkiye nin birliğine karşı olarak sahnede görünenler, oyunun gerçek aktörleri değillerdir. Ayrıca gerçek aktörler dahi oyunu kuranlar değillerdir. Böylece oyunu kuranlar, gerçek oyuncular ve kendi senoryalarında rol aldıklarını sananlar var.
Türk aydını, üniter ulus devlet Türkiye Cumhuriyeti projesinde üzerinde durulan hassasiyeti hayata geçirememiştir. Krizalit devresinde, sıçrama döneminde mücadelesi yapılamayan çekirge salgını, uçma devresinde mücadele edilmek istenilmektedir. Bu, ilgili aydının yakın geçmişte ve günümüzde önündeki metini okuyamaması ve giderek tedbir alamaması olayıdır.
Essen bu konuda fazla şaşılacak bir husus da yoktur. Sahillerini, ormanlık alanlarını eşkıyadan koruyamayan bir ülke doğaldır ki millî sınırlarından sızmayı da önleyemeyecektir.
06- Adalet, insanın kendisi için hak gördüğünü, başkası için de hak görmektir. Türkiye Cumhuriyeti’nde, nüfusun çoğunluğunu teşkil eden Türklerin, Kürtlere vermediği hak veya adaletsiz uygulaması var mı? Varsa nelerdir?
Millet hayatında birlikte yaşayan halklar itibariyle adalet, eşitle ölçülür. Siyasi eşitlik, yasal eşitlik istekler ve onların karşılanması noktasında tek düze bir izahla açıklanamaz. Kimlik konusuna tekrar dönmek gerekir ise, ortak kültürel kimlikten ne anladığınızı biraz daha ve daha ziyade dilden hareketle açabilir miyiz?
Korumak durumunda bulunduğumuz iftiharımız cumhuriyeti kuran halkı, Türk Milleti olarak tanımlamışız. Türk kültürünü ise, bu milletin kültürü olarak benimseyip açıklamışız. Buradan hareketle Türk olmak için din ve ana dil sınırlamasının konulmadığı görebiliyoruz. Atatürk’ün en büyük eserim dediği cumhuriyeti sadece belirli bir dilden ve belirli bir dinden gelenlerin kurmadıkları da bilinmektedir. Bize göre bunun anlamı sahiplenilecek kültürel eğer olarak Türkiye’nin her türlü kültürel değeri hepimizin ortak varlığımızdır, denilebilir. Bu konuya yukarıda farklı bir açıdan açıklık getirmeye çalıştım. Bize göre ana dili/ev dili Türkçe olmayan halkın mesela kürdün tanımı “ana dili Kürtçe olan Türk’tür.” Bu noktada ana dili farklılığından hareketle “Türkler ve Kürtler” veya “Türkler ile Kürtler” gibi tanımlamalar hatalı ve sakat tercihlerdir.
Türkiye Cumhuriyeti halkının çok büyük bir çoğunluğu İslam olsa da, cumhuriyetimiz bir din devleti değildir. Kaldı ki, bizler senin dinin sana benim ki bana ilahi hükmü olan bir dinin mensuplarıyız.
Dile gelince, Anayasada belirtildiği gibi devletimizin resmi dili Türkçedir. Bu esasların yanı sıra bizim çalışmalarımızdaki farklılık denilebilecek hususlara gelince, birlikte yaşayan halklarımızın bütün kültür değerlerinin yaşamasını isteyen bir görüşte, dil ailesi olarak Türkçe ile aynı gruba girmeyen, vernaküler özellikte de olsalar dillerin durumu ne olmalı? Hiçbir kültürel değerin yok olmasını istemezken yerel diler veya Türkiye’nin bugünkü şartlarında eğitim dili olamayacak olan “yerel” konumlu dillerin durumları ne olacaktır. Bize göre inkâr cihetine sapmadan, standart Türkiye Türkçesinin zenginleştirilmesinde ilk kaynak bu diller olmalıdırlar. Bu diller, ortak Türkçeye kelime verme konusunda Fransızcadan Almancadan İngilizceden daha çok hak sahibidirler. Böylesi bir yolun açılması daha gerçekçi ve uygulaması kolay bir yöntem olur ve Türkçenin özgünlüğüne hiçbir tehdit içermez. Batı ülkelerinde de uygulama öneklerini gördüğümüz, dil birliğinin sağlanmasındaki bu sınırlı adım, halkların kültürde ortaklık duygusunu güçlendirir ve ortak dile sahip çıkma ruhunu geliştirir. Bu arayış yerel dillerin yok olmaya terk edilmeleri veya ortak Türkçe içerisinde erimeleri anlamına da gelmemelidir. Bu dillerin milli kültür varlığımızın saygın unsurları olduklarına ve varlıklarını koruyup geliştirme haklarının bulunduğu konusundaki görüşümüz ayrıca sürmektedir.
Türkiye Türklüğü için kültür merkezli bu tanımlama dünya Türklüğü itibariyle ne ifade eder? Türkiye için ortak Türkçe arayışı Türk dilli halkların geneli itibariyle, ortak Türkçe arayışına nasıl yansır?
Bu çok önemli bir sorudur. Bize göre Anadolu Türkçesinde ortak dile gidilmeden, Türk kültür coğrafyasında Türk kültürlü halklarda ortak dile gidilemez. Hamdolsun Edirne’den Hakkâri’ye ortak bir dilimiz var. Buna rağmen üzerinde durulan dil ortaklığı yerel dilleri de kapsayacak bir dilin oluşturulmasıdır. Ayrıntıya girmeden denilebilir ki, yakın geçmişin ortak Türkçesinde sadeleştirilmeğe gidildiği nispette yerel dilere farklı kimlik oluşturulması şansı artırılmış adeta dışlanan bazı kelimeler bu dillerin ana malzemesini oluşturmuştur. Bu ifademiz geçmişin dil çalışmalarını yok saymak veya inkâr etmek için söylenilmiş değildir. Dilde sadeleştirmeye giderken dikkate alınması gereken hususlardan söz etmek istedik. Irkçılık çok çirkin iken, dilde ırkçılık ise çılgınlıktır.
Yakın geçmişin konuşma ve yazı dilinden atılan kelimeler, bizin yakın çevremizden başlanılarak kullandığımız ortak Türkçeye ortaklık karakteri kazandıran kelimelerdirler. Bu günün şartları bakımından sorunuza cevap verilecek olur ise, mesela Kırgız Türkçesi tarihi süreç içerisinde Anadolu Türkçesinden farklı bir gelişme seyri izlemiş ve farklı edinim ve yitirimler yaşayarak Kırgız Türkçesinin oluşumuna şahit olunmuştur. Bu seyir ve sonuç Kırgız dilinin Türk dillerinden birisi olmasına mani teşkil etmemiştir. Osmanlı ve Farsçanın yanı sıra yerel dilleri de yanına alabilen bir Türkçe, Osmanlı Türkçesini oluşturduğu gibi Kırgız, Kazak, Özbek ve diğer Türk lehçeleri doğmuşlardır
07- Barışın sağlanması için Kürtler tarafından dile getirilen istekler, devletin bütünlüğünü bozmadan karşılanabilir mi?
Meseleyi; Kürtler tarafından, AB tarafından, ABD tarafından, Kuzey Irak’taki oluşum tarafından veya PKK tarafından dile getirilen istekler olarak ele almama gerekir. İyileşmenin, güzelleşmenin, eksiklerin ikmal edilmesinin, hataların düzeltilmesinin belirlenme ve dikte edilme yerleri buralar değildir. Mesele anadili ve inanç farklılığına bakılmaksızın bu toprakların insanının meselesidir. Bazı haller olur ihtiyaçları karşılama durumunda olan kesin, yapılan talepleri yeterli bulmayıp fazlasını da verebilir. Öyle olmalıdır. Mesele Kürtlerin Türklerden talebi meselesi değildir. Mesele imkânların hakça paylaşılıp adil yaşam ortamının oluşturulmasındadır. Anadolu dillerinin hepsinden kelime almış iken yeterli mükemmeliyette bir tıp dilimiz bir hukuk dilimiz oluşamamış ise, mevcudu da parçalayarak ne ile eğitim göreceğiz. Naifi’nin Nabi’nin edebiyat dili kimindir. Bunlara ait divanlar paylaşılmaya kalkılır ise, ortada divan kalır mı? Bu divanların ana dilleri esas alınarak paylaşılması hatası ise, ABD’nin Irak’ta yaptığı kültür imhasının farkı var mıdır?
|